Havalimanında insanın kendisi olduğunu ispat etmesi başlı başına bir mesai. Pasaportu çıkar, biniş kartını göster, telefonu aç, ekranı aydınlat… “Benim efendim, biraz önce de bendim” diyesi geliyor insanın, bilhassa bir elinde kahve, diğerinde valiz, telefonunda da yüzde üç şarj kalmışsa.
Geçenlerde eski havayollarının fotoğraflarına bakarken Pan Am’ın 747’lerinden birine denk geldim. Aslında Pan Am’la hiç uçmadım, yaşım da yetmedi ama nedense insanda tanıdık bir şirket hissi bırakıyor.
Bir yılı aşkın süredir Bali’de yaşıyorum. Bu süre içinde Güneydoğu Asya’da epey havalimanı gördüm, Avrupa’ya gidip geldim, bolca aktarma yaptım, sabahın köründe terminal köşelerinde kahve içtim, gate değişikliklerinin peşinden koştum.
Qantas’ın yaklaşık 19 saat sürecek kesintisiz uçuş haberini görünce aklımdan ilk geçen cümle şu oldu: “Estağfurullah… Ben o kadar saat aynı koltukta oturamam.”
Bu başlığı görünce birçok kişi bana kızacak biliyorum. Ama gerçekten seviyorum. Çünkü bir kez overbook oldum ve açık konuşayım; cebime paramı koydum, mis gibi vakit geçirdim. Evet, yanlış okumadınız.
1903 yılında Wright Kardeşler’in gerçekleştirdiği ilk motorlu uçuş, insanlığın gökyüzüyle kurduğu ilişkinin başlangıcıydı. Ancak o günlerde kimse uçağın bir gün kıtaları birbirine bağlayan, milyonlarca insanı her gün taşıyan dev bir endüstriye dönüşeceğini öngöremiyordu.
Bugün dünyanın herhangi bir noktasına saatler içinde ulaşabiliyorsak, bunun arkasında yüz yılı aşkın bir teknolojik gelişim, cesaret ve vizyon hikâyesi yatıyor.
1900’lerin başında insanlar için uçmak hâlâ biraz delilikti. Yani bugün Bali’ye 3 aktarmalı uçuş bakar gibi bakmıyor kimse meseleye. Gökyüzü daha çok sirkte görülen bir şey gibi. Teknoloji var ama “günlük hayatın parçası” değil henüz.
Bugün size modern sivil havacılığın doğduğu yerlerden biri olan Croydon Airport’un hikâyesini anlatmak istiyorum. Ama bu sadece bir havalimanının hikâyesi değil; bu, insanlığın gökyüzünü askeri bir araç olmaktan çıkarıp günlük yaşamın bir parçasına dönüştürme hikâyesi.
Uçağa her bindiğimde aynı şeyi fark ediyorum: Aslında bir yolculuğa değil, bir atmosfere giriyorum. Kapıda karşılayan kabin görevlisinin bakışı, sesi, hatta o anki enerjisi…
Havalimanları aslında düşündüğümüzden çok daha tuhaf yerler. Çünkü orada kimse tam olarak bulunduğu yere ait değil. Herkes bir yerden gelmiş, başka bir yere gidiyor. O yüzden de zaman biraz garip akıyor. Ne tamamen geçmiştesin ne de vardığın yerde. Arada kalmış bir anın içindesin.
Uçak yolculuklarında en sevdiğim şeylerden biri pilot anonslarıdır. Garip bir şekilde hep dikkatle dinlerim. Çünkü o ses, uçağın içinde duyduğumuz en tuhaf otoritedir.
Uçak yolculuklarında benim en sevdiğim şeylerden biri müzik dinlemek. Ben çoğu zaman film açmak yerine kulaklığımı takıp bir playlist seçiyorum. Çünkü uçakta müzik dinlemek yolculuğun ritmini değiştiriyor.
Uçak yolculuğu çoğumuz için bir yer değiştirme hâlidir. Bir şehirden diğerine, bir ülkeden başka bir hayata. Bavul tartılır, boarding pass alınır, kapı anonsu beklenir. Uçuş biter, yeni hayat başlar.
Bu soru ilk duyulduğunda insanın içi hafif bir ürperiyor. Kokpitte kimse yok, uçağı bir algoritma uçuruyor… Film gibi. Ama işin gerçeği şu: Uçaklar zaten uzun süredir “tek başına” uçuyor sayılır.
Uçakta internet uzun süredir konuşulan bir konu ama pratikte çoğu zaman beklentiyi karşılamayan bir hizmetti. Yavaş bağlantılar, kopmalar, sınırlı erişim… Yolcu için de havayolu için de yarım kalan bir vaatti. Son dönemde Starlink ile birlikte bu başlık yeniden gündeme geldi ve bu kez mesele sadece “internet var mı” sorusunun ötesine geçti.
Uçakta yenen yemeğin tadı, çoğu zaman Michelin yıldızlı bir restorandakinden daha iyi gelir insana. Evet, daha iyi. Çünkü o anda mesele teknik değildir. Tabak, sunum, pişirme derecesi değildir.
Uçakta film seçmek, zamanla ilgili bir meseledir. Evde “sonra kapatırım” dediğin her şey, havada ciddileşir. Çünkü uçakta başlatılan bir film, yalnızca bir hikâye değil, saatlerle yapılmış bir anlaşmadır.