Havalimanları aslında düşündüğümüzden çok daha tuhaf yerler. Çünkü orada kimse tam olarak bulunduğu yere ait değil. Herkes bir yerden gelmiş, başka bir yere gidiyor. O yüzden de zaman biraz garip akıyor. Ne tamamen geçmiştesin ne de vardığın yerde. Arada kalmış bir anın içindesin.
Belki de bu yüzden havalimanları bu kadar “iyi hissettiriyor” ya da bazen tam tersi, tuhaf bir yalnızlık yaratıyor. Çünkü o mekânlar sadece insanların taşındığı yerler değil, duyguların da taşındığı yerler. Ve bunu fark ettirmeden yapıyorlar.
Bir havalimanına girdiğinde aslında bir binaya girmiyorsun. İçine çekiliyorsun. Tavanın yüksekliği, ışığın yumuşaklığı, yürüdükçe açılan koridorlar… Bunların hiçbiri rastgele değil. Seni sakinleştirmek için tasarlanmış. Kaybolmaman için değil sadece, paniklememen için de. Bu yüzden çoğu havalimanında yukarı baktığında gökyüzüne benzeyen bir ferahlık görürsün. Sanki kapalı bir alanda değilsin de hâlâ dışarıdasın.
Bazı yerlerde bu his daha da ileri gidiyor. Mesela Changi Airport’a girince bir terminalde olduğunu unutuyorsun. Bir anda ağaçların arasındasın, sonra bir suyun yanında, sonra kalabalığın içinde ama yine de kendi başınasın. Orada seni etkileyen şey “güzel olması” değil aslında. Orada zamanın farklı akması. Beklediğini unutuyorsun. Bir yere yetişmeye çalıştığını bile unutabiliyorsun.
Transit alanlar bu işin en garip tarafı. Çünkü orası hiçbir yere ait değil. Ne bulunduğun ülke ne de gideceğin yer. Kimse seni tanımıyor, sen de kimseyi tanımıyorsun. Bu yüzden insan kendine biraz daha yaklaşabiliyor orada. Bir kahve alıp camdan uçaklara bakarken, hayatında başka hiçbir yerde hissetmediğin bir boşluk oluşuyor. Ama bu kötü bir boşluk değil. Daha çok, zihnin ilk defa sustuğu bir alan gibi.
Ve ilginç olan şu, bütün bunlar sana bağırarak yapılmıyor. Bir tablo asıp “bak bu sanat” demiyor kimse. Asıl mesele zaten görünmeyen şeylerde. Işığın tonu, anonsların sesi, kalabalığın akışı… Seni yormayan bir düzen var. Yorulman çok kolay aslında, ama çoğu zaman yorulmuyorsun. Çünkü biri sen fark etmeden senin yerine düşünmüş.
Havalimanları biraz da bu yüzden sinema gibi. Aynı mekân, ama sürekli değişen hikâyeler. Bir köşede biri vedalaşıyor, diğer tarafta biri yeni bir hayata başlıyor. Birisi tatilden dönüyor, biri hiç bilmediği bir yere gidiyor. Hepsi aynı yerde ama kimse birbirinin hikâyesine karışmıyor. Herkes kendi sahnesinde.
Belki de en çarpıcı tarafı şu: Havalimanları sana ait olmayan bir yerde bile kendinle baş başa kalabildiğin nadir yerlerden biri. Ne evdesin ne dışarıda, ne geçmiştesin ne gelecekte. Ve tam o arada, çoğu zaman kaçtığın şeyler daha net geliyor. Belki de bu yüzden bazı kararlar en çok havalimanlarında veriliyor. Çünkü hayat ilk defa biraz yavaşlıyor ve sen ilk defa gerçekten duyuyorsun kendini.
Yorumlar