

Bu yazıda THY yönetiminin pilot ve kabin personelinin hangi ücret kalemlerinde ne tür değişiklikler yaptığına, çalışanların hak edişlerinde ne ölçüde farklılık oluşacağına girmeyeceğim. Konu AirportHaber’de yayımlanan haberlerde geniş biçimde ele alındı; ayrıca televizyonlara kadar yansıdı. Ben meseleye başka bir açıdan yaklaşmak istiyorum.
Geçtiğimiz haftalarda yazılarımdan birine gönderilen yorumda bir çalışanın THY’ye beddua ettiğini gördüm. Daha sonra AirportHaber’de aynı konuya ilişkin bir habere yorum yapan rumuzu pilot olan (?) bir okurun da benzer ifadeler kullandığını üzülerek okudum. THY yönetiminin bu uygulamasına duyulan tepkinin doğrudan kuruma yöneltilmesini kişisel olarak doğru bulmadığımı söylemek isterim. Unutmayalım ki, yönetimler ve yöneticiler değişir; kurumlar ise çalışanları, geçmişleri, birikimleri ile ülkemize kattıkları değerlerle yaşamaya devam edecektir.
Evet bu nedenle, tüm çalışanların yönetici ile kurum arasındaki sınırı doğru çizmeleri gerekir. CEO, genel müdür ve diğer üst yöneticiler, görevde bulundukları süre boyunca şirket adına önemli yetkiler kullanırlar. Ancak bu yetkinin şirketin tüzel kişiliğiyle özdeşleştirilmesi veya kişisel bir güç alanına dönüştürülmesinin kurumsal yönetim açısından ciddi sakıncalar doğurabileceği düşüncesindeyim. Yetkinin denge ve denetim mekanizmalarından uzak kullanıldığı algısı dahi çalışanların adalet duygusunu, aidiyetini ve yönetime duyduğu güveni zedeleyebilir ki bunun önemi açıktır.
Sivil Havacılık gibi insan unsurunun, disiplinin ve emniyet kültürünün belirleyici olduğu bir sektörde çalışanlar ile yönetim arasındaki güven ilişkisi büyük önem taşır. Ücretler, yan haklar ve çalışma koşullarıyla ilgili düzenlemeler elbette yönetimin görev alanındadır. Bununla birlikte, çalışanların mevcut haklarını etkileyen değişikliklerde sürecin açık, anlaşılır, hukuka uygun ve mümkün olduğunca uzlaşmaya dayalı yürütülmesi gerektiği kanaatindeyim.
Son dönemde pilot ve kabin çalışanlarının bazı hak edişlerine ilişkin düzenlemeler konusunda kamuoyuna ve basına yansıyan bilgiler, çalışanlar arasında ciddi bir rahatsızlık bulunduğunu net bir şekilde göstermektedir. Özellikle değişiklikleri kabul etmeyen çalışanların iş akitlerinin sona erdirilebileceğine ilişkin iddialar ve yorumlar, doğal olarak kaygı yaratmaktadır. Burada önemli olan, böyle bir algının dahi çalışan-işveren ilişkisine verebileceği zararı görebilmektir.
Bir çalışanın önüne “kabul etmezsen işini kaybedebilirsin” şeklinde algılanabilecek bir seçenek konulduğu düşüncesi yerleşirse, verilen onayın ne ölçüde özgür iradeyi yansıttığı tartışması da beraberinde gelir. Bunun hukuki değerlendirmesi elbette mahkemelerin ve konunun uzmanı hukukçuların işidir. Benim üzerinde durduğum husus, yönetim uygulamalarının çalışanlarda baskı altında oldukları duygusunu oluşturmamasının kurumsal barış açısından taşıdığı önemdir.
Evet benzer biçimde, bazı çalışanların süreci psikolojik baskı veya yıldırma olarak değerlendirmesi de önemle dikkatle ele alınmalıdır. Bir uygulamanın hukuken “mobbing” sayılıp sayılmayacağı yaşanan olayın şartlarına ve yargısal değerlendirmeye bağlıdır. Ancak çalışanların önemli bir bölümünün kendisini değersiz, baskı altında veya geleceğinden endişeli hissetmesi, başlı başına yönetimin üzerinde düşünmesi gereken küçümsenmeyecek bir kurumsal iletişim sorunudur.

Tüm sektörlerde olduğu üzere sivil havacılık sektöründe de çalışanların zihinsel rahatlığı, motivasyonu ve kuruma güveni küçümsenecek konular değildir. Bu noktadan hareketle yapılan herhangi bir uygulamanın doğrudan uçuş emniyetini tehlikeye attığını ileri sürmek doğru olmayacaktır. Bunun yönetim tarafından önemle değerlendirilmesi şarttır. Buna karşılık, yoğun kaygı ve huzursuzluğun uzun vadede çalışma ortamını ve insan performansını olumsuz etkileyebileceği ihtimalinin de yöneticiler tarafından dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum. Evet, sivil havacılıkta emniyet yalnız teknik tedbirlerle değil, sağlıklı bir çalışma ortamıyla da desteklendiği kabulü zorunlu olan bir gerçektir.
Üst yöneticiler geniş yetkilere sahip olabilirler; fakat hiçbir yönetsel yetki sınırsız değildir. Yönetim kurulları, hissedarlar, genel kurul, mevzuat, iş hukuku, toplu iş ilişkileri ve şirket içi denetim mekanizmaları kurumsal yapının doğal parçalarıdır. Bu mekanizmaların amacı yöneticiyi zayıflatmak değil, şirketi kişilere bağlı olmaktan çıkararak kurumsal devamlılığı sağlamaktan öte değildir.
Bu noktada aklıma şu soru geliyor: Çok sayıda pilot ve kabin çalışanı önerilen değişikliği

Kabul etmediğini söyleseydi, şirket böyle bir tabloyu operasyonel açıdan nasıl yönetirdi?
Özellikle tip eğitimli ve tecrübeli pilotların kısa sürede ikame edilmesinin kolay olmadığı bilinen bir sektörel gerçektir. Bu nedenle böylesine hassas konularda güç gösterisinden çok diyalog, açıklık ve karşılıklı güvenin daha sağlıklı sonuç vereceğine inanıyorum.
Sonuç olarak mesele yalnız ücret veya bir hak ediş tartışması değildir. Asıl mesele, çalışanların yönetime duyduğu güvenin korunması ve yönetim kararları nedeniyle kuruma olan bağlılığın zarar görmemesidir. Çalışanların yöneticilere yönelik tepkilerini direk şirkete yöneltmesi ne kadar üzücü ise, yöneticilerin de aldıkları kararların kurumla çalışan arasındaki bağı zedeleyebileceğini gözden kaçırmaları bir o kadar sakıncalıdır.
THY hepimizin ortak değeri. Yöneticiler gelir, görevlerini yapar ve bir gün ayrılırlar. Kurum ise çalışanlarıyla, geçmişiyle ve geleceğiyle yoluna devam eder. Dileğim, yaşanan tartışmaların karşılıklı restleşmeyle değil, sağduyu ve uzlaşıyla çözüme kavuşturulmasıdır.
Keşke böyle bir durum hiç yaşanmasaydı. THY gündeme böyle gelmeseydi.
https://www.facebook.com/reel/938705235524591
https://www.facebook.com/reel/1095377593452928
Yukarıdaki iki linki tıklayın ve seslerini de açarak şu güzelliği izleyin.


Yorumlar