Uçağa her bindiğimde pencere kenarını seçmemin sebebi manzara değil.
Manzara dediğiniz şey zaten birkaç dakika sonra bulutlara karışıyor. Benim derdim manzaranın kendisi değil; onun bana hatırlattıkları.
Uçak pistten kopup yükselmeye başladığında şehirler küçülür, sokaklar çizgiye, insanlar noktaya dönüşür. O an, yeryüzünde büyüttüğümüz pek çok şeyin aslında ne kadar küçük olduğunu fark edersiniz. Trafikte sinirlendiğiniz o kavşak, günlerce zihninizi meşgul eden o toplantı, sizi uykusuz bırakan meseleler… 30 bin feet’te hepsi bir maket gibi görünür.
Uçmak biraz da perspektif kazanmaktır.
Gece uçuşlarında şehirler birer takı gibi parlar. İstanbul’un kıvrılan sarı ışıkları, Dubai’nin geometrik düzeni, Avrupa şehirlerinin düzenli gridleri… Yukarıdan bakınca coğrafya sadece fiziksel bir gerçeklik olmaktan çıkar, kültürel bir imzaya dönüşür. Işıkların dağılımı bile o şehrin karakterini ele verir. Kaotik mi, disiplinli mi, genç mi, yorgun mu…
Bazı şehirler yukarıdan bile acele eder. Bazıları ise karanlığın içinde saklanmayı tercih eder.
Gündüz uçuşlarında ise başka bir hikâye başlar. Bulutların arasından görünen dağ sıraları, nehirlerin kıvrımları, sınırların aslında ne kadar yapay olduğunu hatırlatır. Haritalarda kalın çizgilerle ayrılan ülkeler, gökyüzünden bakınca kesintisiz bir yeryüzüne dönüşür. İnsan eliyle çizilen sınırlar, doğanın sabırlı sürekliliği karşısında biraz iddialı görünür.
Belki de bu yüzden uçmak insanı daha az milliyetçi, daha çok meraklı yapar.
Pencere kenarında oturup aşağıyı izlerken bir tür zaman kayması yaşarsınız. Uçağın içinde askıda kalmış bir hayat vardır: Plastik bardakta servis edilen kahve, yarım bırakılmış bir film, uyuyormuş gibi yapan yolcular… Aşağıda ise milyonlarca insanın devam eden hikâyesi. Düğünler, tartışmalar, doğumlar, ayrılıklar, sıradan akşam yemekleri… Hepsi siz o bulutların üstünde süzülürken yaşanmaya devam eder.
Bu duygu insana hem yalnızlık hem de tuhaf bir bağlılık hissi verir.
Hiç tanımadığınız hayatlara yukarıdan eşlik edersiniz.
Bazen de uçuşlar bir tür geçiş ritüeline dönüşür. Bir şehirden diğerine gitmek değil sadece; bir ruh halinden diğerine geçmek gibi. İstanbul’dan kalkan bir uçakla Bali’ye doğru ilerlerken sadece coğrafya değişmez, zihnin içindeki gürültü de yavaş yavaş azalır. Bulutların üstünde geçirilen saatler, kararların sindirildiği, vedaların yumuşadığı, başlangıçların sessizce kabul edildiği bir ara bölge yaratır.
Uçak kabini modern zamanların liminal mekânıdır. Ne tam buradasınızdır ne de gittiğiniz yerde.
Belki de bu yüzden bazı insanlar uçmayı sever. Hız için değil, kaçış için değil; askıda kalma hissi için. Hayatın sürekli talep ettiği netlikten, pozisyon almaktan, karar vermekten kısa bir süreliğine muaf olma hâli… Uçuş bitene kadar kimse sizden bir şey beklemez. Sadece ilerlersiniz.
Pencereden dışarı baktığımda gördüğüm şey şehirler değil aslında.
İnsanlığın ortak hikâyesi.
Bir yerde ışıklar yanıyor, bir yerde yağmur yağıyor, bir yerde sabah başlıyor. Ve siz hepsinin üzerinden geçerken şunu fark ediyorsunuz: Dünya sandığımızdan çok daha büyük, ama insan hikâyeleri şaşırtıcı derecede benzer.
Uçak alçalmaya başladığında şehir yeniden büyür, detaylar geri gelir, hayat tekrar ciddileşir. Telefonlar açılır, mesajlar düşer, yapılacaklar listesi hatırlanır. Ama kısa bir süre önce yaşadığınız o perspektif hâli zihninizde kalır.
30 bin feet’in hediyesi budur:
Hayata biraz yukarıdan bakabilmek.
Ve belki de bazen, gerçekten ilerleyebilmek için yükselmek gerekir.
Yorumlar