Türk Hava Yolları kabin memurlarının üniformalarına taktığı Atatürk rozeti ya da Türk bayrağı bugün bir “disiplin konusu” hâline getirildiyse, burada konuşmamız gereken şey bir metal parçası değil, kurumsal aklın nerede durduğudur.
Bu bir iddia yazısı değil. Bu bir algı yazısı da değil. Bu, yıllardır gökyüzünde Türkiye’yi temsil eden insanların, hiçbir güvenlik, hiçbir operasyonel, hiçbir etik gerekçe olmadan “sadeleşme” adı altında kimliksizleştirilmeye çalışılmasının kaydıdır.
Şunu açıkça söyleyelim:
Bir kabin memurunun Atatürk rozeti takması ne uçuş güvenliğini tehlikeye atar, ne yolcu memnuniyetini düşürür, ne de şirket imajını zedeler. Tam tersine; bu ülkenin kurucu liderine duyulan saygının, disiplinli bir üniforma içinde, ölçülü ve zarif bir şekilde taşınmasıdır.
Ama belli ki mesele rozet değil.
Mesele semboller.
Mesele rahatsızlık.
Yıllardır birçok kabin memuru, Atatürk rozetiyle birlikte ya da tek başına Türk bayrağı rozeti taşıdı. Kimse rahatsız olmadı. Kimse “kurumsal duruş”tan söz etmedi. Ne olduysa bir anda oldu. Ne değiştiyse bir anda değişti. Ve değişen şey, ne yazık ki üniforma değil; zihniyet oldu.
Bugün bu yasak, yarın başka bir yasak.
Bugün rozet, yarın bir bakış.
Öbür gün belki bir duruş.
Kurumsal şirket olmak, çalışanının kimliğini sıfırlamak değildir.
Uluslararası marka olmak, kendi değerlerini saklamak hiç değildir.
THY, bir devlet şirketi değildir belki ama devletin bayrak taşıyıcısıdır. Bunu da en iyi, gökyüzünde ülkeyi temsil eden kabin memurları bilir.
Burada kimse politik mesaj vermiyor.
Kimse propaganda yapmıyor.
Kimse meydan okumuyor.
Burada insanlar sadece şunu söylüyor:
“Bu üniformanın içinde ben varım. Bu ülke var. Bu cumhuriyet var.”
Ve şimdi asıl meseleye gelelim.
Çünkü bu düzenleme, genel müdür imzasıyla yürürlüğe girmiş bir metindir.
YAZILMAYAN YASAK, YAZILANDAN DAHA TEHLİKELİDİR
Sosyal medyada şu savunma dolaştırılıyor:
“Atatürk rozetinin yasak olduğuna dair açık bir cümle yok.”
İyi de…
Türk Hava Yolları üniforma talimatında THY logosu haricinde hiçbir rozetin kabul edilmediği açıkça yazıyorsa, bunun semantik bir kaçıştan başka anlamı yoktur. Yasak bazen bir ismi anarak değil, her şeyi kapsayarak konur. Sonuç değişmez.
Bu talimat, Türk Hava Yolları Genel Müdürü Bilal Ekşi’nin imzasıyla yayımlanmıştır. Dolayısıyla burada “haberimiz yok”, “öyle bir niyetimiz yok” gibi açıklamalar teknik olarak değilse bile yönetsel olarak karşılıksızdır.
Çünkü imza, sorumluluktur.
Eğer gerçekten Atatürk ve Türk bayrağı rozeti yasaklanmak istenmiyorsa, bu metne imza atılırken yapılması gereken son derece basit bir şey vardı:
“Atatürk ve Türk bayrağı rozetleri bu kapsamın dışındadır” cümlesini eklemek.
Bu kadar.
Bu tek cümle, bugün yaşanan tartışmayı daha başlamadan bitirirdi.
Ama eklenmedi.
Bu bir ihmal miydi?
Yoksa bilinçli bir tercih mi?
Genel müdürlük makamı, özellikle böylesine hassas konularda, “nasıl anlaşılacağı” en az “ne yazıldığı” kadar önemli olan metinlere imza atar. Kamuoyunda nasıl bir karşılık bulacağı bu kadar öngörülebilir bir düzenlemede, bu cümlenin atlanmış olması masum bir ayrıntı olarak görülemez.
Ve işte tam bu noktada insanın aklına şu ihtimal geliyor:
Bu belirsizlik bilinçli olarak mı bırakıldı?
Çünkü yazılı olmayan yasaklar, yazılı olanlardan daha kullanışlıdır.
İnkâr edilebilir.
Geri çekilebilir.“Biz öyle demedik” denebilir.
Ama sahada başka bir şey olur.
Kim rozet takıyor, kim takmıyor.Kim Atatürkçü duruşunu açıkça sergiliyor, kim sergilemiyor.Kim “uyumlu”, kim “uyumsuz”.Bir tespit alanı oluşur.
Adı konmayan, yazılmayan ama hissedilen bir süzgeç.
İşte bu yüzden mesele artık bir rozet meselesi değildir.
Bu, bir üniforma düzenlemesi değil; yönetim anlayışının, imza sorumluluğunun ve kurumsal niyetin sınandığı bir eşiktir.
Rozet yasaklanabilir.
Ama hafıza yasaklanamaz.
Yorumlar Tüm Yorumlar (47)