20 Nisan 2026, Pazartesi
Çetin ÖZBEY
Çetin ÖZBEY [email protected]

ETRAFIMIZDA İRADELİ KÖRLER NE ÇOK DEĞİL Mİ?





İbn-i Sina (980–1037), İslam Altın Çağının en büyük bilim insanlarından biri. Tıp, felsefe, astronomi ve matematik alanlarında devrim niteliğinde eserler bırakmış. En önemli eseri olan 'El-Kanun fi't-Tıbb', Orta Çağ Avrupa tıbbında yüzyıllar boyunca temel kaynak olarak kullanıldı. Felsefede İslâm Meşşâî okulunun en önemli sistemcilerinden olup, metafizik ve bilgi teorisi konularında derinlemesine katkılar sağlamış. Doğu ve Batı bilim dünyasında büyük etki yaratmış bir filozof, felsefeci, İbn-i Sina yukarıdaki sözü söylemiş. Üzerinden 1000 yıl geçmesine rağmen çeşitli vesilelerle halen sıklıkla kullanılıyor.

"Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir" sözü, bir kişinin gerçeği fark etmemesinin fiziksel bir engel değil, iradesi ile ilgili bir inkâr veya egoizm olduğunu ifade eder. İnsanın işine gelmeyen, yüzleşmekten korktuğu veya inatla reddettiği doğrular karşısında, gözleri açık olsa bile zihinsel ve ruhsal olarak tam bir körlük yaşayabileceğini anlatıyor.

Sözün Temel Anlamı ve İçeriğine bakacak olursak:

İradeli Körlük: Gerçekler apaçık ortada olsa bile, kişi kendi çıkarına ters düştüğü için veya konfor alanını bozmamak adına bunları görmezden gelir. Önyargı ve İnkâr: Bu ruh haini yaşayan insan inanmak istediği şeye odaklanıp, inandıklarıyla çelişen kanıtları görmezden gelmeyi seçiyor. Günümüzde gerek normal yaşamımızda ve gerekse iş hayatımızda bu türe çok rastlanıyor.  Kendi Hatalarını Görmemek: İnsanlar genellikle başkalarının hatalarını çok çabuk fark ederken, kendi yanlışlarını görmekte veya onu itiraf etmekte direnebiliyor. Çaresizlik: Görmek istemeyen birine doğruyu göstermek imkansızdır, çünkü körlük fiziksel değil, zihinseldir. Sağımıza, solumuza bakarsak bu türün yoğun mevcudiyetini görebiliriz.

Özetle bu söz; gerçeği arama cesareti olmayanların, doğruların ışığında bile karanlıkta kalacağını ifade eder.

İbn-i Sina ’ın bir sözü üzerine bina edilen kitaplar var. Örneğin Hikmet Tanıl Öztekin’in sözün adını taşıyan kitap. Bu kitapta biz insanoğlunun en büyük zaafı yüzümüze vuruluyor: Görmemek değil, görmek istememek. Öztekin, kitabında bir bilim insanının hayatını anlatırken satır aralarında bugünün insanını da sorguluyor. Akıl var, bilgi var, imkân var… ama irade yoksa hakikat kapıda bekler diyor.

İbn-i Sina’nın asırlar önce ilimle araladığı kapıdan bugün hâlâ içeri giremiyorsak, mesele cehalet değil; tercihtir. Çünkü insanoğlu çoğu zaman gerçeği aramıyor. Kendini rahat hissettiren yanılsamaya sığınmayı tercih ediyor. Ve işte tam bu noktada, gözleri açık olanın bile karanlıkta kalabileceğini hatırlatır bu söz:

En derin körlük, bakıp da görmemektir. Bugün bu türün mevcutları o kadar fazla ki bakıp ta görmeyenlere konuyu ve eksikliklerini hatırlatmak istedim.

Aynı pencerenin önünde duran üç insan düşünün. Üçü de aynı yöne bakıyor ama her biri bambaşka bir manzara görüyor.Aynı manzaraya bakan üç insan…Biri hedefi, biri huzuru, biri uzaklaşmayı görür.

Birinin gözünde havaalanının hareketi, uçağın gökyüzüne yükselişi ve hedeflere ulaşma heyecanı var. Diğeri, karlar altındaki bir dağ evinin sessizliğinde huzur buluyor.
Üçüncüsü ise tropik bir koyun, yeşille mavi arasında kaybolan sakinliğine dalmış durumda.

Oysa hepsi aynı yerde, aynı yöne bakan camın önünde duruyorlar. Değişen manzara değil, bakışın kendisi. Çünkü insan, gördüğüne değil; içinde taşıdığıyla bakar dünyaya. Gözlerimizin yönü aynı olsa da kalbimizin pusulası farklıdır.

İş hayatında da manzara bundan farklı değildir. Aynı toplantı masasının etrafında otururuz, aynı sunumu izler, aynı hedefleri dinleriz. Ama anlatılanlar kimine “yeni bir fırsat” gibi gelir, kimine “bir yükümlülük”, kimine ise “gereksiz bir zorluk.” Kimi, söylenen cümlenin ardındaki umudu yakalar; kimi, satır aralarındaki riski. Çünkü her birimizin birikimi, geçmişi, beklentisi, korkusu ve hedefi farklıdır.

Bu yüzden aynı kelimeler, farklı kulaklarda bambaşka anlamlara dönüşür.

Toplum olarak – ve özellikle kurumlarda – çoğu zaman sanıyoruz ki aynı şeye bakıyorsak, aynı şeyi anlıyoruz. Oysa bu büyük bir yanılgıdır.

Birbirimizi anlamanın yolu, yalnızca herkesin kendi penceresinden gördüğünü kabul etmekle bitmez.  Asıl zor olan, o manzaraların bazen birbiriyle çarpıştığını, bazen birbirini yok saydığını, bazen de telafisi olmayan sonuçlar doğurduğunu görebilmektir.

Çünkü hayatta farklı bakış açıları yalnızca “renk” değildir;
çoğu zaman çatışmadır, kırılmadır, mesafedir, bedeldir.

Aynı uçağa bakan iki insanın biri umut, diğeri kayıp görüyorsa;
bu fark sadece bir düşünce ayrılığı değil, bir hayat ayrılığıdır.

İşte bu yüzden mesele “herkesin bakışı farklıdır” demek kadar basit değildir. Mesele, o farklılıkların içinde birlikte yürümeyi, yanlış anlamadan konuşmayı ve her şeye rağmen yan yana durabilmeyi başarabilmektir.

Aksi halde aynı pencereden bakarız…
Ama hiçbir zaman aynı dünyada yaşamayız.

ETRAFIMIZDA İRADELİ KÖRLER NE ÇOK DEĞİL Mİ?

Yorumlar

Bu haber için henüz yorum gönderilmedi.

Yorum Gönder

Kalan karakter 1000